top of page

GENÇLIKTE DAVRANIS BOZUKLUKLARI VE SUÇLULUK

  • 7 May 2015
  • 13 dakikada okunur

İkinci Dünya Savası’ndan bu yana gençlik çagında islenen suçların gittikçe arttıgı ve toplumsal bir sorun durumuna geldigi gözlenmektedir. Sanayilesmeye kosut olarak hızla büyüyen kentlerde gençler arasında çalma, soygun, yaralama, adam öldürme, vuruculuk, kırıcılık, evden kaçma, içki ve uyusturucu kullanımı, cinsel sorumsuzluklar ve çesitli yasak çignemeler yaygınlasmaktadır. Bu durumun düsündürücü yönü, suçluluk oranındaki yükselisin genç nüfusun artısından daha hızlı olmasıdır. Örnegin ABD’de yalnız 1960-1970 yılları arasında saldırı ve siddet olaylarında yüzde 159, mala yönelik suçlarda yüzde 75 artıs olmustur. Yapılan hesaplara göre bu ülkede genç erkeklerin yüzde 22’si on sekiz yasına varmadan bir kez çocuk mahkemesine çıkacaktır. Gene ABD’de yılda iki milyon gencin evlerinden kaçtıgı saptanmıstır. Özellikle gelismis ülkelerde kızlar arasında da suç egilim kaygı verici bir hızla artmaktadır. ABD’de gençlik suçluluguna iliskin su sayılar durumun agırlıgını göstermeye yeter sanırım: Bu ülkede tutuklanan tüm insanların yüzde 43’ü 18 yasından küçüklerdir. İslenen suçların dökümü yapılınca ortaya söyle bir görünüm çıkmaktadır: Adam öldürmelerin yüzde 10’u, tüm yaralama olaylarının yüzde 11’i cinsel saldırıların yüzde 9’u, tüm silahlı soygunların yüzde 34’ü, ev soygunlarının yüzde 53’ü ve araba hırsızlıklarının yüzde 55’i gençler tarafından islenmektedir. İntihar olayları son yirmi yılda iki buçuk kat artmıstır. Resmi sayılara bakarak ülkemizde gençlik suçlulugun gelismis ülkelerdeki oranlara varmadıgı söylenebilir. Ancak polis ve mahkeme kayıtlarına geçmeyen gizli kalmıs ya da kovusturulmamıs suç oranının[i] da yüksek oldugu bir gerçektir. Bununla birlikte toplumumuzda, büyük kentlerdeki sürekli artısa karsın, gençlik suçlulugu büyük boyutlarda degildir. Köylerde geleneksel kız kaçırma, kan gütme suçları azalarak sürmekte, kentlerde ise hırsızlık ilk sıralarda yer almaktadır. Gençlik suçlulugunun (juvenile delinquency) nedenleri çok çesitlidir. Baska bir deyisle tek bir mikropla bulasan bir hastalık degil, pek çok etkenin belirledigi bir davranıs bozuklugudur. Yoldan çıkan bir genci suça yönelten nedenler üç ana kümede toplanabilir: 1. Gencin yapısı, özellikleri ve yeteneklerine iliskin etkenler, 2. Gencin yetistigi aile yapısı, aile düzensizligi ve ana-baba iliskileri, 3. Gencin ve ailenin içinde yasadıgı toplumsal ortam ve yasam kosulları. Bu etkenler birbiri ile sıkı sıkıya iliskili olarak sonucu belirler. Kimi zaman bir etken, kimi zamanda baska bir etken agır basar. Ancak sonuç tüm olumsuz etkenlerin bir bileskesi olarak ortaya çıkar. Suçlu gençler ya da suça itilmis gençlerle ilgili pek çok arastırma yapılmıstır. Gençlerin davranıslarını saptıran nedenler bugün için yeterince aydınlanmıs sayılır. Yoldan çıkmıs bir genç, ailesi ve yetistigi toplumsal ortamla birlikte ele alınıp incelendiginde hiçbir gencin durdugu yerde suça yönelmedigi anlasılabilir. Baska bir deyisle gencin suç islemesi, ruhsal, zihinsel, ailesel ve toplumsal tüm olumsuz etkenlerin bir sonucudur. Gençlik suçlulugunda ailesel nedenleri inceleyen en önemli ve kapsamlı arastırmalardan birinde Glueck veGlueck (1950, 1960) ABD’de ıslahevlerindeki 500 suçlu çocukla, benzer ailelerden gelen suç islememis 500 normal çocugu karsılastırmıslardır. Bu çocuklar ve aileleri zekâ, psikolojik testler, psikiyatrik görüsmeler yoluyla enine boyuna incelemeden geçirilmis, çocukluk davranıslarından ve aile içi nedenlerden hangilerinin ilerdeki suçlulugu belirledigi arastırılmıstır. Çogunlugu alt sosyo-ekonomik sınıflardan gelen bu aileler özellikle seçilmistir. Glueck ve Glueck’un (1950, 1960) arastırmasından, suçlu gençlerin ailelerinde kontrol grubu ailelerine göre ruhsal hastalık, suç isleme ve alkolizm çok daha sık rastlanan durumlar oldugu sonucu çıkmıstır. Evler daha düzensiz ve bakımsızdır. Oysa anı gelir düzeyindeki kontrol ailelerinin evleri daha düzenli ve bakımlıdır. Ana baba arasında uyumsuzluk ve geçimsizlik çok belirgindir; kavgalar, evi bırakıp gitmeler çok sıktır. Bu evlerde baba ile ogul arasında sogukluk ve uzaklık göze çarpmaktadır. Disiplin çok tutarsızdır ve cezalandırma yalnız dayak yoluyla yapılmaktadır. Aile birlikten yoksundur; gezme, eglenme ve yardımlasma yoktur; aile üyeleri arasında sıcaklık, yakınlık ve güven eksiktir. Bu arastırmada incelenen suçlu gençlerin özellikleri söyledir: Bedence daha iri yapılı ve güçlüdürler. Ergenlige daha yavas girmekte, ergenlikten sonra yasıtlarına yetiserek geçmektedirler. İçlerinde donuk zekâlılar oldugu gibi parlak zekâlı gençler de vardır. Ancak suç isleyen gençlerin zekâlarının ortalaması kontrol grubu gençlerininkinden biraz düsük bulunmustur. Buna karsılık suçlu gençlerin okul basarıları zekâ yeteneklerinin çok altındadır. Matematik ve okumada üç yıl geri kalmıslardır. Okumaktan ve okuldan nefret etmekte, çogu okulu bırakmak istemekte ve sık sık okuldan kaçmaktadırlar. Ögrenme güçlükleri ve soyut düsünmedeki gerilikleri belirgindir. Okulda sık sık sorun yaratmakta, ögretmenlere karsı saygısız davranmaktadırlar. Yasıtları içinde elebası görevi yapmakta, onları ayartmaya çalısmaktadırlar. Arkadas toplulugundan kopmamakta, yalnız kalmayı sevmemektedirler. Ruhsal bakımdan olgunlasmamıs, tepkileri tutarsız, tedirgin ve belli bir amaca yönelemeyen gençlerdir. Umursamaz görünen davranısları altında güvensiz, asagılık duygusu olan, sevilmedigine inanan bir kisi, bir benlik yatmaktadır. Baska bir deyisle benlik saygıları düsüktür, ama kabadayılık gösterileriyle, düsmanca tutum ve davranıslar, saldırganlık ve baskaldırma yoluyla kendilerini savunmaya çalısmaktadırlar. Duygularını yadsımakta, sorunlardan dolayı baskalarını sorumlu tutmaktadırlar. Örnegin baska bir çalısmada (Gatling, 1950) suçlu gençlerin psikolojik testlere verdigi yanıtlar bu bulguları dogrular niteliktedir. Bu gençlerin dörtte üçü sorunlarından hep baskalarını sorumlu tutmakta, duygularını dısa yansıtmaktadırlar Ortaya çıkan görüntü, dipte yatan mutsuzluk ve güvensizlik duygularına karsı umutsuzca savasan ve çerçevesi ile çatısmaya girerek basarmaya çalısan bir insan görüntüsüdür. Testlerdeki yorumlayıcı öyküler hep hasta, uzakta veya ölmüs ana babalarla ilgilidir. Bu ana babalar sürekli kızgın olan, cezalandıran, çocukların isteklerine hep karsı çıkan, evden kovan ana babalardır. Robins (1966) davranıs ve ruhsal uyumsuzluk gösteren 524 çocugu (yas ortalaması 13) otuz yıl boyunca izlemis ve eriskin çagda benzer deneklerle karsılastırarak uyumlarını incelemistir. Çocuk Ruh Saglıgı kliniklerine basvurmus olan bu uyumsuz çocukların özellikleri söyle özetlenebilir. Çogunlugunda çalma, okuldan kaçma, kavgacılık, ataklık, kötü arkadasa uyma, saldırganlık, baskaldırma, yalancılık, ve sorumsuzluk gibi davranıslar vardır. Bu çocuklardan 30 yıl sonra yeniden gözlemlenenler ancak yüzde besinin uyumsuzluk göstermedigi saptanmıs. Bu belirtilerden on veya daha çogunu gösterenlerin çogu anti-sosyal kisilik gelistirmis ve suça yönelmislerdir. Yüzde 40’ı alkolik olmus veya baska ruhsal hastalık gelistirmistir. Belirtilerin en az üçünü gösteren yüzde 66’sı eriskin çagda uyumsuz bulunmustur. Nörotik belirtileri olanlar, yani ruhsal uyumsuzluklar ise eriskin çagda kontrol grubu eriskinlerden farklı çıkmamıslardır. Bu çocuklardan babaları issiz olan, çok içen, evi bırakıp giden ya da tutuklananların üçte biri sonradan anti-sosyal davranıslar göstermislerdir. Buna karsılık, ruhsal sorunları olan, ama davranıs bozuklugu olmayan babaların çocuklarında suç yönelme oranı çok düsük bulunmus. Baska bir arastırmada (Mitchell ve Rosa, 1981) 3210 çocuk arasından davranıs bozuklugu gösteren yüzde 10’u (321 çocuk) seçilerek 15 yıl boyunca izlenmis. On bes yıl sonunda bu çocuklardan en az yarısı birkaç kez, yüzde 10’u da 8-11 kez isledikleri suçlardan dolayı yargıç karsısına çıkmıslar. Ögretmenler ve ana babalarca sürekli yalan söylediginden ve çaldıgından yakınılan çocukların yüzde 64’ü suça yönelmislerdir. Holander ve Turner (1985) yasları 12-19 arasında olan hırsızlık, soygun, ırza geçme, yangın çıkarma, adam öldürme gibi suçlardan dolayı hapse girmis 200 genci incelemisler. Bunların yüzde 40’ı baska suçlardan dolayı tutuklanmıs gençlermis. Bu gençlerin zekâlarını ölçmüsler, yüzde 47’sinin zekâsı sınır düzeyinde bulunmus, yüzde 20’sinin de ögrenme güçlügü ve dikkat toplamakta güçlükleri oldugu görülmüs. Çesitli kisilik özellikleri yanında yüzde 30’unun sizoid ve paranoid özellikler gösterdikleri saptanmıs. Sabıka oranının yüksek ve islenen suçların agır oldugu bu inceleme grubunda zencilerin çogunlukta bulundugu ve daha çok tek baslarına suç isledikleri görülmüs. Baska arastırmalar da suç isleyen gençlerin ortalama zekâlarının kontrol gruplarına göre düsük oldugu sonucunu vermistir. Bununla birlikte suçlu gençlerin yarısında çogunun zekâlarının en az normal düzeyde bulunması da anlamlıdır. Bu bulgu gençlik suçlulugunda zekânın tek basına bir etken olmadıgını kanıtlamaktadır. Yapılan pek çok arastırma, suçlu gençlerin ot gibi yerden bitmedigini, onların özel kosullarda ve belli ortamda özellikle yetistirilmis gibi suça itildiklerini dogrulamaktadır. Bu ortam genellikle sevgiden yoksun, güven vermeyen, karısık, düzensiz ve çatısmalı bir aile ortamıdır. Çocugun kisilik gelisimini aksatacak, ruhsal uyumunu bozacak pek çok etken bir arada bulunur: Kavga, geçimsizlik, ayrılık, içki, kaba disiplin, anlayıssızlık, ilgisizlik veya anti-sosyal egilimler vardır. Örnegin 116 suçlu gencin ailelerini inceleyen Lander (1941), annelerin yüzde 31’inin, babaların da yüzde 36’sının ruhsal bakımdan dengesiz oldugunu bulmustur. Bu ailelerin yüzde 85’inde su etkenlerden an az biri çok belirgindir: Annenin çocugu benimsemeyip itmesi, babaların çocugu benimsememesi, ana babanın ruhsal dengesizligi ve ana baba geçimsizligi. Bu ailelerin en az yarısında da bu etkenlerden üçü bir arada bulunmustur. Glueck ve Glueck (1950, 1960) arastırma bulgularına dayanarak çocukları suça iten etkenleri gözden geçirmis ve belirleyici olan en önemli etkenleri ayırmıslardır. Sonuç ilginçtir: Su bes etkeninin iyi degerlendirilmesi ile bir çocugun ileride suça yönelip yönelmeyecegini yüzde 90 kesinlikle önceden bilme olanagı vardır: 1) Babanın ogluna sevgisi ve ilgisi, 2) Babanın ogluna uyguladıgı disiplin, 3) Annenin ogluna sevgisi, 4) Annenin oglunu denetimi, 5) Ailenin dirligi ve düzeni, Glueck’un ölçütlerini kullanan baska arastırmacılar da çocukluk çagı davranıslarıyla, yukarda sayılan etkenler birlikte degerlendirildiginde çocugun ilerde suça yönelip yönelmeyecegini yüzde 90’a yakın bir dogrulukla kestirmislerdir. Örnegin altı yaslarında 240 çocuk bu yöntemle incelenerek on yıl boyunca izlemis ve suça yönelecegi kestirmis, 27 çocuktan 23’ünün suç isledigi görülmüstür. Suçluluga yönelmeyecegi düsünülen 193 çocuktan sadece yedisi suça yönelmistir. Bu sonuçlar aile içi yasam ve iliskilerin çocuk suçlulugunda temel nedenler oldugunu kanıtlamaktadır (Craig ve Glick, 1963). Çocugunda anti-sosyal egilimleri destekleyen baba, genellikle evde bir tiran gibi davranan, bencil, baskalarının duygularına karsı duyarsız ve anlayıssız bir insandır. Anne de çogunlukla çaresiz, sürekli yakınan, ancak kocasına karsı çıkamayan, ezik bir kurbandır: Kimi evlerde de babanın disiplini ya çok gevsek ya çok tutarsızdır. Baba ogluna karsı ilgisiz, varlıgından habersiz gibidir. “Gözüme gözükmesin de ne yaparsa yapsın, umurumdan degil” tutumu içindedir. Çocuk kendini evde gereksiz, fazla bir esya, kolayca vazgeçilebilecek bir nesne olarak görür. Bu nedenle sevilmedigi, benimsenmedigi, deger verilmedigi sonucunu çıkarır. Bu bakımdan biraz sert, ama ilgili ve denetleyici bir baba çok daha yeg tutulur. Katı disiplinli bir baba çocugunda sorunlar yaratsa bile, acımasızca ceza uygulamıyorsa, anti-sosyal davranısa neden olmaz. Örnegin Robins’in (1966) incelemeye aldıgı ailelerden, disiplini çok gevsek olanların çocuklarının yüzde 32’sinin anti-sosyal davranıs gelistirmelerine karsılık, ana babalarının sıkı disiplini ile yetismis gençlerin ancak yüzde 9’u anti-sosyal egilim göstermislerdir. McCord ve McCord (1959), Bandure ve Walters (9159) ve baska arastırıcıların bulguları da bu dogrultudadır. Çok gevsek ve tutarsız disiplin ve gence karsı ilgisiz davranmak çok daha kötü sonuçlar dogurabilmektedir. Bu arastırıcılar kontrol olarak seçtikleri normal ailelerde daha çok kural, sınırlama ve yasak oldugunu gözlemislerdir. Dayak, asagılama ve iticilik yoksa, otoriter bir disiplin, genci, anti-sosyal davranısa itmemektedir. Böyle, çocuguyla yüz göz olmayan, ama onun her seyi ile yakından ilgilenen, gerektigi zaman destekleyen, yeri geldiginde “Dur!” diyen baba tipleridir. Bu nedenle ilgili, ama sırasında sınır çeken kurallar koyabilen ana babalar daha basarılı ana babalardır. En sakıncalı tutumlar iki uçta yer alanlardır: İtici, soguk ve ilgisiz tutum ile dayagı, asagılamayı tek disiplin yöntemi olarak benimseyen tutumlar. Babanın anti-sosyal egilimler göstermesi çocukta aynı egilimlerin gelismesinde en önemli etkenlerden biridir. Örnegin, anti-sosyal davranıslı 800 çocugun ana babası incelenmis, bunların çogunun kisilik bozuklugu gösterdigi, empülsif oldukları, çocuklarını bilinçsizce anti-sosyal davranısa ittikleri sonucuna varılmıstır (Kaufman ve Ark, 1963). Bu babalar çocuklarının davranıslarını ayıplarlar görünmekte, ancak gizliden kıskırtır gibi davranmaktadırlar. Örnegin, okuldan kaçan, olay çıkaran, karsı gelen bu nedenle disiplin kuruluna verilen bir gencin babası, oglunun omuzlarını sıvazlayarak ve gülümseyerek bana su soruyu sormustu: “Doktor bu hergele adam olmaz degil mi?” Hiç kuskusuz babanın bu tutumundan gencin çıkaracagı sonuç açıktır: “Oglum sen bu yolda devam et, ben senden memnunum!” Kisilik bozuklugu olan pek çok baba kendisinin gizli kalmıs egilimlerini oglunun uygulamaya koymasından zevk alır. Haksız yere baskasını döven veya zarar veren oglunu cezalandırmak yerine, baskaları ile kavgaya girisen babalar vardır. Ya da evden kaçan gençler vardır ki çok önceden beri sıklıkla, ceza olsun diye kapı dısarı edilmislerdir. Ezilip asagılanan bu çocuklar kendilerini aileye yük gibi görürler. Bir gün dayanılmaz bir anda babalarının korktugunu basına getirirler. Saglıksız bir aile ortamında yetise çocukların hepsi neden anti-sosyal davranıs bozuklugu göstermezler? Bu sorunun yanıtı aile iliskilerinde bir çocugun özel yeri odak noktası olmasıyla açıklanabilir. Baska bir deyimle çocukların biri samaroglanı (scapegoat) durumuna geçer. Hak etsin, etmesin ana babasının öfkesini bir paratoner gibi üstüne çeker. Her seyden sorumlu tutulan, kınanan odur. Bu “karakoyun” sanki ailenin dengesini saglar. İliskilerin bozuk oldugu ailede herkes ona karsı birlik olur; suçlar, ayıplar, cezalandırır. Böylece o bir güven süpabı olur. Zamanla bu role itilen genç de rolünü benimser: “Benden iyi bir davranıs beklemediginize göre ben de bu yolda yürürüm, degismenin yararı yok” der ve ana babayı haklı çıkaracak biçimde davranır. Genellikle samaroglanı yerine konan çocuk, ailenin bunalımlı bir döneminde istenmeden dogan, ana babanın benimsemedigi bir çocuktur. Bunu sezen genç erken yaslardan baslayarak onların tepkisini çekecek biçimde davranır. Olumsuz davranıslarıyla dikkatleri üstünde toplar, bu da ana babanın onu daha çok itmesine, asagılamasına yol açarak kısır bir döngü olusturur. Kendisinden iyi bir davranıs beklenmedigini gören çocuk, ana babaya karsı bu ters kimligini savunma çabasına girer. Bütün aile üyeleri de yalnız ona karsı dayanısma içine girerler, onu dıslarlar. Kimi zaman davranısı en bozuk olan, en yeteneksiz olan degil, çok olumlu özellikleri olan bir çocuk da samaraoglanı rolünü üstlenebilir. Çogunlukla belli bir özelligi samaraoglanı olarak seçilmesinin nedenidir: Sevilmeyen birine benzemesi, kız beklerken oglan çocuk dogması, çocugun ana babadan biri veya ikisince itilmesine neden olabilir. Çocugun olumsuz bir özelligi abartılarak ve sürekli basına kakılarak çıgırından çıkarılır. “Sen olmayınca bu evde huzur var, sen gelince agzımızın tadı kaçıyor.” Oysa samaroglanı olmasa, aile üyeleri öfkelerini yansıtacak bir yer bulamaz, birbirine düserler. Gençlerde görülen her davranıs bozuklugu bir anti-sosyal (psikopatik) kisilikten kaynaklanmaz. Anti-sosyal kisilik yapısı gelistirmis olan gençler aynı suçları yinelerler, hiç pismanlık ve suçluluk duymaz, dürtülerini dizginleyemez, atak ve saldırgan davranırlar. İnsanlara baglanamaz, yakın iliskiye giremezler. Buna karsılık kimi gençlerin davranıs bozuklugu nevrotik veya tepkisel olabilir. Örnegin, bir bosanmadan, bir ölüm olayından sonra ortaya çıkan davranıs sapmaları bu türdendir. Baska bir deyisle gencin yasadıgı bir ruhsal travmaya, içinde bulundugu depresyona verdigi bir yanıt, bir uyum çabasıdır. Bir bakıma genç, olumsuz davranısıyla ailesine yardım çagrısı yapmakta, ilgiyi üstüne çekmeye çalısmaktadır. Kardesi dogduktan sonra sevilmedigini, bir kenara itildigini sanan çocugun, annesinin çantasından para çalıp, armagan alarak kendisini ödüllendirmesi bunun bir örnegidir. Johnson ve Szurek (1952) suça yönelen gençlerin üstbenliklerinin kusurlu gelistigini vurgulamıslardır. Üstbenlikleri kimi alanlarda iyi gelismis, hatta katı oldugu halde, kimi alanlarda zayıf ve yetersiz kalmıstır. Bu yazarların deyimiyle üstbenliklerinde bosluklar (Superego Lacunae) vardır. Genelde uyumlu görünen genç, suçluluk duygusu çekmeden kimi anti-sosyal eylemlerde bulunabilir. Burada ana babanın bilinç dısı bir egiliminin gencin davranısına yansıması söz konusudur. Ana baba yanlıs davranısı açıktan kınamakta, ögüt vermekte, ama kendi tutumlarıyla alttan alta çocuklarını kıskırtmaktadırlar. Çingenenin kahramanlık diye hırsızlıgını anlatması gibi bu ana babalar da çocuklarına baskalarını nasıl aldattıklarını, nasıl kazıkladıklarını övünerek anlatırlar. “Çal ama yakalanma, döv ama dövülme” mesajını iletirler. “Gençligimde ne serserilikler, ne haylazlıklar yapmıstım, neydi o günler. Az daha yakayı ele veriyorduk” gibi öyküler anlatırlar. Öte yandan genç her an yoldan çıkacakmıs gibi uyarılar yaparlar. Bu uyarıların sıklıgı ve yersizligi genci tedirgin eder. Babanın ya da ananın en çok üstünde durdugu konu genellikle kendi gençliginde isledigi bir suçun ya da pismanlık duydugu bir eylemin gencin yinelemesinden korktugu bir konudur. Baba eve geç gelen oglunun bir haylazlık yaptıgını sanır, hemen hesap sorar. “Gene ne haltlar karıstırıyordun?” diye dinlemeden suçlamaya girisir. Bir anne geç kalan kızına, “Gene kimin konundaydın, nerelerde sürtüyordun?” diye saldırıya geçer. Kızını doktor muayenesine götürür, çünkü kendisi evden kaçarak evlenmistir. Böyle suçlamalarla sık sık karsılasan gençte su kanı yerlesir: “Yapsam da bir yapmasam da, nasıl olsa yapmıs gibi suçlanıyorum! Öyleyse yapayım da görsünler!” diyerek kızgın ve bunalmıs bir anında ana babanın beklentisini gerçeklestirir. Babasız büyümek kimi zaman böyle bir baba ile yasamaktan iyidir. Nice babasız genç vardır ki, saglıklı büyür. Ya baba yerini tutan bir amca, dayı veya dedeyle özdesim yapmıstır ya da annesinin sagduyulu egitimi sayesinde babasızlıgı bir sorun etmeden büyümüstür. Kimi kisilikli anneler çocuklarını asırı koruyup kollamadan sımartıp basına çıkarmadan yetistirir. Babayı canlı bir örnek gibi yasatır. Çocuk hiç tanımasa, görmese de babasının istedigi gibi bir evlat olarak yetismeyi kendine amaç edinir. “Baban böyle yapmanı, baban böyle olmanı isterdi” diyerek ogluna bir kimlik duygusu asılar. Hiç kuskusuz babayı ulasılmaz bir örnek gibi göstermek çocugu bocalatabilir. “Ben babamın övünebilecegi bir ogul olamam duygusu altında ezilebilir. Hiç kuskusuz babasız büyüyen her çocuk baba özlemi çeker, ancak babasızlıgın, genci bunalıma düsürmesi gerekmez. Babasız büyümekten daha zor ve acı olan durum babası yasarken bir gencin baba özlemi çekmesidir. Bosanmadan sonra kimi baba, çocuklarını defterden siler; ya hiç arayıp sormaz ya da kırk yılda bir görür. Babasının oldugunu bilen, ama aranmayan, sorulmayan, merak edilmeyen bir çocuk ve gençte benlik saygısı büyük bir yara alır. Ölmüs bir baba yüceltilir, ama çocugunu yok sayan ilgisiz bir babaya karsı ancak öfke ve düsmanlık duyulur. Bosanmanın ardından aylarca, yıllarca çocugunu görmeyen babalar çok sorunlu, agır kisilik bozuklugu olan insanlardır.[ii] …… Hiçbir genç birdenbire yoldan çıkmaz. Uzun bir bocalama ve çıkıs yolu arama dönemi geçirir. Bir umutsuzluk ve çaresizlik anında bir yanlıs ise girisir, yakalanmaz. İkinci denemede bir zarar görmez, aynı yanlısı yineler. Kestirme yoldan para kazanmak, kaçak bir is ya da çalıntı mal satmak heyecan vericidir. Giristigi tehlikenin, çektigi korkunun karsılıgını aldıgına inandırır kendini. Bu yakayı ele verinceye kadar sürer gider. Cezasını çekip hapisten çıktıgında benzer isler yapmaktan baska seçenegi yoktur. Üstelik gerekli deneyimi edinmistir. İlk yakalanısının toyluktan ileri geldigini düsünerek baslangıçta ayagını denk atar, ama bu kez de isler baska türlü ters gider. Artık yolu çizilmistir.[iii] …… Buraya kadar gençlik suçlulugunu kız erkek ayırımı yapmadan tartıstık. Çünkü bu çagda suç isleme erkeklere özgü ve erkeklerin tekelinde olan bir davranıs sapması olarak biline gelmistir. Özellikle ülkemizde genç kızların suç islemeleri pek görülen, duyulan bir olgu degildir. Erkeklerin yapısal olarak daha güçlü ve saldırgan olmaları, onların ruhsal sorunlarını davranısa, eyleme dönüstürmelerini kolaylastırmaktadır. Oysa genç kızlar daha güçsüzdürler, daha çok denetlenir, daha çok baskı altında tutulurlar. Baskaldırınca öfkelerini dısa degil kendilerine yöneltirler. Nitekim bu çagda genç kızlar arasında intihar girisimi erkeklere göre çok yüksek oranda görülür. Evden kaçmak ya da sorumsuz cinsel iliskilere girmek de genç kızların baska bir baskaldırma yoludur. Erkekleri ise otoriteye karsı gelerek, yasadısı eylemlere karısarak kendilerini kanıtlamaya ugrasırlar. Genç kızların rastgele cinsel iliskilere girmesi suç olmasa bile çok ayıplanan bir davranıs sapması, erkeklerin cinsel serüvenleri ise erkekliginin bir göstergesi sayılır. Elli yıl öncesinde genç kızların isledigi suçlar istatistiklere girmeyecek kadar azdı. Oysa günümüzde durum degismistir. Örnegin ABD’de 1965-1970 yılları arasında genç erkeklerin suç oranı yüzde 44 artarken, kızların isledigi suçlarda yüzde 78 artıs olmustur. 1960-1970 yılları arasında ise 18 yasından küçük kızların (saldırı ve mala iliskin suçlardan dolayı) tutuklanma olayları yüzde 250 artmıstır. ABD’de 1940 yılında suç isleyen on bes genç erkege karsılık bir suç isleyen genç kız varken, 1956’da dört erkege karsılık bir suçlu kız vardır. Baska bir deyisle genç kızlar suç alanında erkeklerle aralarındaki açıgı hızla kapama yolundadırlar! Özellikle cinsel suçlarda erkeklere yetismis durumdadırlar. Ülkemizde kızlar arasında evden kaçmalar ve sorumsuz cinsel iliskiler artıs göstermekle birlikte, genelde suç oranı erkeklerle kıyaslanmayacak ölçüde düsüktür. Ceza ve ıslah evlerinde yatan genç kız sayısı çok azdır. Gelismis ülkelerde büyük sayılara varan evlilik dısı gebelik ve dogum olaylarına ülkemizde ancak tek tük rastlanır. Tutucu özelligini büyük ölçüde koruyan toplumumuzda kız-erkek arkadaslıgına iyi gözle bakılmazken evlilik dısı gebelik ve dogum, düsünülmeyecek kadar büyük bir ayıp, yüz kızartıcı bir suç ve aile trajedisi olarak yorumlanır. Bu büyük suçu isleyecek genç kızın ya geri zekâlı, ya da çok dengesiz olması gerekir. Oysa daha öncede belirttigim gibi ABD’de liseli kızlar arasında okulu bırakma nedenlerinin basında gebelik gelmektedir. Liseli genç kızlar arasında cinsel deneyimi olanların (yüzde 37) en az dörtte biri gebe kaldıgı için ya erken evlenmekte ya da evlilik dısı dogum yapmaktadır. Eskiden zencileri arasında yaygın olan evlilik dısı gebelik ve dogumlar beyaz kızlar arasında da yayılmaktadır. Örnegin 1966-1975 arasındaki on yıllık dönemde evlilik dısı gebelikler iki kat artmıstır. Önünü sonunu düsünmeden cinsel iliskiye girmek ve gebe kalmak genç kızlar için bir baskaldırma yolu, kimlik bocalamasının bir belirtisi olmaktadır. Erkeklerce begenilmek, ardından kosulmak kadın cinsel kimliginin bir parçasıdır. Evinde sevgi ve anlayıs bulamayan genç kızlar, erkeklerden gelen ilgiye ve tatlı sözlere daha çabuk kanmakta, cinsel birlesmeyi bu sevginin bir bedeli olarak görmektedirler. Yalnızlıgını ve umutsuzlugunu gideren böyle bedensel yakınlasma ona sevilmenin ve kadın kimliginin bir kanıtı gibi gelmektedir. Baska bir deyimle erkegin cinsel isteklerini sevginin bir göstergesi olarak yorumlayıp kendini ona sunmaktadır. Bu iliskilerde kadınca bir sevilme ve korunma istegi cinsel dürtülerin doyurulmasında daha önde gitmekte, daha önem kazanmaktadır. Aile içi bunalımlarda, bosanma ve ayrılıklarda genç kızın benlik gücü zayıflamakta, cinsel iliskiyi sorunlarından bir kaçıs olarak seçmektedir. Bu davranısıyla aynı zamanda ailesini de cezalandırmıs olmaktadır. Özellikle annesiyle çatısması çok olan genç kızlar bilinçdısı bir öç alma duygusuyla kendilerini erkeklerin kucagına sorumsuzca atmaktadırlar. Çocukluklarında cinsel saldırıya ugramıs, yakın bildigi, güvendigi eriskin erkeklerce kandırılıp oksanmıs, cinsel bakımdan sömürülmüs kızlarda gençlik çagında cinsel dürtülerini dizginlemekte güçlük çekerler. Alkolik bir baba, amca, yegen ve baska kan bagı olan erkeklerin kızlarla yasak cinsel denemelere kalkısmaları büyük bir suçluluk duygusu yaratmakta, gençlik çagında sorumsuz iliskilere ve evden kaçmalara yol açmaktadır. Romanlarda ve filmlerde sık sık islendigi gibi böyle örselenmis kızlar ensest (yasak sevi) çatısmasından ve korkusundan kurtulmak için evden kaçmakta, sarkıcı ve sinema yıldızı olabilmek için büyük kentlerin kalabalıgına karısmaktadırlar. © www.kriminoloji.com 2002-2005

 
 
 

Yorumlar


Tanıtılan Yazılar
Yeni Yazılar
Etiketlerle Ara
Bizi Takip Edin
  • Facebook Classic
  • Twitter Classic
  • Google Classic

© 2015 SENOLYILMAZ. Wix.com ile kurulmuştur.

bottom of page