SUÇUN NEDENLERI – SUÇ ETOLOJISI
- 7 May 2015
- 16 dakikada okunur
PSIKOLOJIK VE PSIKIYATRIK TEORILER A) Genel Olarak: Suçun olusumunu açıklama denemelerinden bir digeri, psikoanalitik bakıs açısı olmustur. Franz Alexander, Hugo Staub, Theoder Reik, August Aichhorn, Paul Reiwald, Eduard Naegeli ve elbette Sigmund Freud (1856-1939), önemlileri arasında gösterilir. Son zamanlarda Tilmann Moser ve Helmut Ostermeyer da suçlulukla ilgili anlamlı psikoanalitik denemeler de bulunmuslardır. Son on, onbes yıl içinde suçlulugun psikoanalitik izahı önem tasımamaktaydı. Psikoanalitik açıklama için geçerli olan, psikoanalizmin tüm temsilcilerinin katıldıgı belirli bir kapalı teori ile ilgili bulunmaktaydı. Her zaman Freud’un geleneksel ögretisinin psikoanalizmine dönülüyordu, o kapalı suçu açıklayan bir psikoanalitik teori olusturmamıstı. Bugünkü psikoanaliz suçu iki seviyede açıklar: Biri suçlunun yasam kaderinden çıkar ve digeri toplumsal yapılardan. Psikoanalitik düsüncelerin anlasılmasında birkaç psikoanalitik kavramın kısaca ortaya koyulması gereklidir. Psikoanaliz Freud tarafından kurulan libido teorisinde temsil edilir. Bilinçaltı ve onun içerdigi dinamik güçlerin neler oldugu konusunda kapsamlı teoriyi ortaya atan Freud olmustur. Fakat psikoanaliz aynı zamanda; Freud tarafından gelistirilen bilinmeyenin arastırılması teknigini de tasvir eder. Freud’un ögretisinin anlasılması için id, ego ve süperego kavramlarının tanımı önemlidir. Alt benlik (id), cinsellik ve saldırganlık gibi iç güdüler; üst benlik (süper ego), anne-baba ve diger önemli kisiler ile etkilesim suretiyle gelistirilmis degerlere dayanan vicdan; benlik (ego) ise, alt benligin istekleri ile üst benligin istekleri arasında arabulucudur. Benligin alt benligi denetleyememesi ile üst benlikte yapısal bozukluklar bulunması halinde, dengesiz bir kisilik olusmaktadır. Bu durum davranısı etkileyerek suçluluga neden olmaktadır. Dogusla birlikte yalnızca alt benlik vardır ve burada zaman ve gerçek kavramları degil, sadece zevk yer almaktadır. Kisi yasama iki içgüdü ile baslamaktadır; bunlar, eros (yasama yada cinsellik içgüdüsü) ve thanatos (ölüm yada nefret iç güdüsü)’dur. Benlik kisinin toplum gerçekleriyle kurdugu iliskinin bir bölümünü olusturmaktadır. Gerçeklige uygun bir benligi olan kimse, doyumunu erteleyebilmekte, fakat tamamen vazgeçememektedir. Buna karsılık, üst benlik, ahlâk, pismanlık ve suçluluk duygularını gelistirdiginden, kisinin toplumsallasmasında temel güçtür; bu sekilde üst benlik bilincin ve ideal benligin gelismesini saglamaktadır. İdeal benlik, “ne yapmamız gerektigini” bilinç ise, “yanlıs davrandıgımız zaman suçluluk duymamız gerektigini” gösterir. Alt benligin, benlik ve üst benlikçe doyurulması ve hatta bilince kadar yükselebilmesi, uygunsuz istekleri benligin sansür edici gücünce karsılanıp baskı altına alınır ve bilinç altına itilir. Bu sekilde kisinin yası ilerledikçe çevresinin gerçekleri ve geleneksel degerler hakkında bilgisi arttıkça, sansürün bilinçaltına zorladıgı isteklerin kapsamı da artar ve bilinçaltı genisler. Bilinçaltına kapatılan bu ruhsal malzeme cansız ve hareketsiz degildir; devamlı olarak kapandıkları yerden bir yolunu bulup kurtulmaya, kendilerini reddeden benlik ve üst benlige kabul ettirmeye çalısırlar. Psikoanalitik görüse göre suçluluk, benlik ile üst benlik gelisimindeki yetersizlikler nedeniyle suç dürtülerinin, yani alt benligin denetim altına alınmamasından dogar. Diger bir ifadeyle, çok gelismis alt benlige sahip olan bir kisi, sonunda suç islemektedir. Asırı gelismis bir üst benlik ise, alt benligin arzularının doyurulmasına izin vermemekte ve nevrotik bir kisiligin olusmasına neden olmaktadır. Psikoanalitik suç açıklama anlayısı için, ruhsal hastalıklara, nevrozlara yönelik Freud’un yeri de önemlidir; çünkü, nevrotik suçlular tüm suçlulular içinde önemli bir grubu olustururlar. Avusturyalı psikoanalitik Alfred Adler (1870-1937) kendisi tarafından temsil edilen bireysel psikolojide aynı sekilde suç ve suçluyu tartıstı. Adler’in görüslerinin analizi Treffer/Kaufmann tarafından (1998) asagıdaki yapıda tasvir edildi: Suç, müsterek duygudaki bir eksikliktir ve sadece normdan bir derece sapmasıdır. Özel zekanın ifadesi ve birliktelik yetenegindeki eksikliktir. Sonuç olarak suç, ne yalnızca beden sartlı, nede çevre sartlıdır. Asagılık kompleksinden olusur. Suçlu aktif bir kisilik olmalı veya özürlerden sonra arayan fakat korkak da. Suçlular aile içinde daima karsılastıkları güçlüklere sahip olmuslardır. Psikoanalitik suç açıklamaları her seyden önce ceza adaletinde öteden beri sert görüsler, hatta düsmanlıklar açmıstır. Bir kere psikoanalitik, ceza hukukuna karsı sert cephe almıs ve ceza adaletini bilinçsiz motifle suçluları takibata tabi tuttugu için elestirmistir. Psikiyatride gerçek akıl hastaları psikozlar olarak adlandırılır; göze çarpan karakter anormallikleri ise, psikopatlar ve nevrozlar olarak gruplandırılır; ruhsal yasamın elde edilmis rahatsızlıkları, heyecan (affekt) agırlıklı tepki göstermeye hazır olmalıdır. Psikiyatride hakim olan hastalık kavramı, bir somatolojik hastalık kavramıdır. Bir akıl hastalıgından veya psikozdan, etkileri ruhsal yasamda olan, bedeni hastalıklar anlasılır; bundan vücudun yapısı ve fonksiyonunda, yani organlarında normale aykırılıkların mevcut olması halinde söz edilir. Bu dar sınırlı hastalık kavramı, bedene baglı olmayan psikolojik rahatsızlıklar karsısında açık sınır çizmeyi mümkün kılar. Biz burada suçun psikolojik ve psikiyatrik yanı bakımından psikozlar, nevrozlar, psikopatlık, zeka geriligi ile alkol ve uyusturucu bagımlılıgı üzerinde duracagız. B) Psikozlar: Psikozlar organik (bedeni temelli veya semptomatik, exogen) ve coskusal (endogen) psikozlar seklinde birbirinden ayrılırlar. 1) Bedeni Psikozlar Bedeni yada organik psikozlar; enfeksiyon hastalıklarındaki psikozlar (menenjit gibi); iç hastalıklarındaki psikozlar (kalp ve dolasım hastalıkları, bitkinlik); beyin damar hastalıkları ve dimag kaybı hastalıklarındaki psikozlar; beyin tümörleri, beyin yaralanmaları ve beyin intoxilerindeki (alkol ve uyusturucu madde) psikozlarıdır. Frenolojistler, kisilik özelliklerinin beyindeki bazı bölümlerle baglantısı oldugunu ifade etmisler ve suçu açıklamak için kafatasında çıkıntı aramıslardır. Portekizli nöropsikiyatrist Antonio de Egas Moniz, bu amaçla gerçeklestirdigi operasyonlar nedeniyle 1949 Nobel ödülünü kazanmıstır. Frenolojistlerin çizdikleri beyin haritasıyla, beyne iliskin bilgiler uyusmamıssa da, bu görüs o dönem oldukça ilgi çekmistir. Fakat, Moniz, operasyon uygulayıp iyilestirdigini sandıgı bir hastası tarafından silahla yaralanınca, kendiside basarısından kusku duymaya baslamıstır. Operasyonlardan bazıları basarılı görülmüsse de, bitkisel yasama ve ölüme neden olanlar da olmustur. Portekiz asıllı ABD’li nörolog Antonio Damasio, esi Hana ile birlikte2525 vaka üzerinde 25 yıl sürdürdügü “hasarlı beyinler arsivi”ndeki arasrıma sonucunda; “insan davranısını yönlendiren, ceza ve ödüllendirmeye tepki veren, ahlâk, acıma gibi duyguları komuta eden” ön beyindeki merkezin, kaza veya herhangi bir nedenle zarar görmesi halinde, kisinin iyi yönünün bir kenara itilerek, saldırgan yönünün ön plana çıkmasına neden oldugunu ileri sürmüslerdir. Kaliforniyalı nöropsikolog Adrien Raine ise, yaptıgı benzer çalısmada, adam öldürme islemis faillerin beyinlerini incelemis ve “faillerin hiçbirinde beynin bu bölgesi hasarlı olmamakla birlikte, beyin faaliyetlerinin normalin altında oldugu” sonucuna varmıstır. 2) Coskusal (Endojen) Psikozlar Coskusal (endojen) psikozlar; bedeni hiçbir temeli bulunmayan, islevsel bozukluklardır. Organik ve islevsel bozuklukları, otomobil arızalarına benzetilerek birbirinden ayırt edenler olmustur: Bir otomobil motoru iki neden yüzünden isleyemez hale gelir; birincisi motor aksamından birisinin kırılması, ikincisi ise, yakıt borularının tıkanmasıdır. İste, bunlardan ilki bedensel, ikincisi ise, coskusal ruhsal bozukluklardır. Coskusal (islevsel) bozukluklar, sizofren, paranoya ve mani-depresiftir: a) Sizofreni Sizofreni (erken bunama), nispeten sık bir akıl hastalıgıdır. Sıklık iddiaları nüfusun %1’inde oynar. İslevsel bozukluklar arasında en sık görülenidir. Bazılarına göre, akıl hastanelerindeki vakaların %25’ini olustururlar. Erken buna denilmesinin nedeni, bu hastalıgın daha çok 20-30 yasları arasında patlak verdiginin sanılmasındandır. İsviçreli Bleuler, bunun bu yaslardan önce veya sonrada görülebilecegini bulmus ve arazın anlıksal olmaktan çok, heyecansal oldugunu ileri sürmüstür. Bu psikoza sizofreni ismi, E. Bleuler tarafından verilmistir. Bu gerçeklerle olan bagların koparılması, yada kisiligin ikiye ayrılması anlamına gelmektedir. Sizofreninin temel belirtisi, “duygusal kütlük” seklinde kendini gösterir. Kisi, normal bir insanda sevinç, keder, korku veya merhamet uyandıracak olaylar karsısında tamamen duygusuz kalır. Genel olarak sizofreni dörde ayrılır: Paranoid, katatonik, hebefrenik ve simplex. Paranoid’de asırı saçmalama ve sanılardan ızdırap çekerler; özellikleri kesin olmamakla birlikte, çokluk duygu kütlügü, gerçeklerden kaçıp bir hayal dünyasına sıgınmak, sorumsuzluk ve genel olarak cinsel nitelikte sabit fikirler seklindedir. Kantatonik’de, donuk bir kas gerginligi seklinde kendini gösteren hareketsiz bir tutukluk hali görülür. Hebefrenik’de, düsünme ve davranısta çocukça davranıs sekillerine dogru bir gerileme görülür; gençlik yaslarında ortaya çıkan sizofrenidir. Birçok vakaların bu üç tipten birine kesin olarak girmedigi karısık belirtiler gösterdigi saptanmıstır. Bunlara karısık haller denilir. b) Paranoya Bir çok belirtilerde büyük benzerlik oldugu için bazı psikiyatrisler paranoya’yı sizofren kapsamında incelerler. Bunların en tipik belirtisi, devamlı ve sistemli saçmalamalarıdır; köklerli çok derinde olan esaslı duygusal degisikliklerin sonucu olarak ortaya çıkarlar. Bu saçmalamalar, bilinçaltı çatısma ve kompleksleri yansıtmaktadırlar. Diger yandan kisilikte açık bir anormallik dikkat çekmez. Paranoya, etrafındakilerden süphe eden, vesveseli, gerekli gereksiz her sey üzerinde durmadan tartısmalara girisen kisilikte gelisme olanagı bulur. c) Mani-Depressif Mani-depressif hastalıklar, sizofrenden sonra en sık görülen psikozdur. Akıl hastanelerindeki vakaların %15’i bunlardır. Hastalıgın adından anlasılacagı gibi arazi mani ve melankoli halleri arasında bocalamaktadır. Ancak, hastalıgın sadece mani yada melankoli sekillerinde de sık rastlanır. Mani halinde, hasta asırı derecede neseli, konuskan, esprili ve hareketlidir; hiç tanımadıkları kimselerle ahbaplık ederler; durmadan bir korkudan digerine kosarlar digerine uçarlar. Maninin siddetli halinde, hasta saldırgan ve kırıcıdır; kendine güven duygusunun siddete yönelik artması söz konusudur. Depresif (çöküntü-melankoli) nöbetlerinde ise, kisi yogun bir üzüntü ve ümitsizlik içindedir. Kendisini yasama lâyık görmez, bu nedenle davranıs ve konusmalarında olumsuzluk söz konusu olup, kararsızlık ve intihar düsüncesi öndedir. Hasta konusmayı ve yemek yemeyi reddeder; böbreginin iltihap haline gelip, idrarıyla akıp gidecegini sanır. Midesinin ve bagırsaklarının cam haline geldigini, yemek yerse bunların kırılıp parçalanacagını sanır. Bunlar arasında intihara tesebbüs edenlere sıklıkla rastlanır. C) Nevrozlar: Derinler psikolojisi ve nevrozlar, psikiyatrinin oldugu gibi psikoloji ögretisi ve arastırmasının da tamamlayıcı parçasıdır. Derinler psikolojisinden bilinçaltının ögretisi ve ona hakim olan dinamizmler anlasılır; nevroz kavramı kendini önceleri çok açık olamayarak gösterir, çünkü onun kesin bir çevresi yoktur. Ruhi rahatsızlıkları düsündüren nevroz kavramı ile yaklasık tarzda tasvir edilebilir; diger taraftan bedeni hastalık usulünün olmayıp, bilakis bilinçaltınında onlara katıldıgı belirli iç psikolojik usullerden ileri gelir. Bazı insanlar kuvvetli ruhi baskılar üzerine geçici veya devamlı bedeni rahatsızlıklarla cevap vermelerinden (bayılma, titreme, konusma kaybı, bagırma ve aglama krampları vs.) hareketle, psikiyatride nevroz ögretisinin kısmı olarak konulabilen anormal sonuç tepkileri ögretisi gelismistir; anormal sonuç tepkileri ve nevroz kavramları daha önceleri aynı yere oturtulmus olarak gösterilmekteydi. Ruh hastalıkları ile ugrasanların bir kısmı, bu tür hastalıklı tepkilerin bir çesit savunma silahı olduguna deginirler; normal yollardan ve basarılı sekilde çatısmalarını çözemeyenler, bunları hastalıklı sayılacak tepkilerle çözmeye kalkarlar. Örnegin, çözülemeyen bir zorluk karsısında kalan kimse, bas agrısı, bas dönmesi ve bulantı gibi belirtiler gelistirmek suretiyle, çözümleyemedigi sorunun yarattıgı gerilimden kurtulmak ister. Kisi sıkıntılarını bu nevrotik tepkilerle çözümleyemezse, o zaman psikoz denilen savunma durumuna çekilir. Bu bakımdan psikozlar, nevrozlara göre daha ileri ve agır ruhsal dengesizliklerdir. Bugün derinler psikolojisinin ve nevrozlar ögretisinin merkez kavramı bilinçaltıdır. Eski psikoloji, ruh kavramını bilinç alanı ile sınırlarken; Freud, bilinç psikolojisini, bilinçaltındaki ruhi yasamın büyük kısmında, onun sonucu gerçeklesen bilinçaltı ögretisine uzatmıstır. O zamandan beri, bilinç psikolojisi ve derinler psikolojisi insan ruhi yasamının birbirinden ayrı disiplinleri olarak, tüm insan psikolojisinde birlesen iki kısım olmaya baslamıstır. Freud için psikolojik rahatsızlıkların arastırılması bilinçaltının kesfi için çıkıs noktasını olusturmustur. Nevrozlarla psikozlar arasındaki en önemli fark, “gerçeklerle olan iliskiler” yönündendir; nevrozluların gerçeklerle iliskileri kopmamıstır. Geçmisleri, su anki durumları ve gelecekleri konusunda gerçeklerle iliskilidirler. Buna karsılık psikozluda ise, gerçeklerle iliskisi genis ölçüde zayıflamıs ve kesilmistir. Yani, gerçeklerden uzak bir hayal dünyasında yasarlar; örnegin, psikozlu bir kisi, hastalanmadan önceki isini dogru olarak cevaplandırsa bile, daha sonra “peygamber” yada “komutan” oldugunu ileri sürmekte tereddüt etmez. D) Psikopatlık (Antisosyal Kisilik): Psikopatolojik suç düsüncesi, hastalıklı ruhsal yasamın tezahürlerinin özel görünüs noktaları altında suçun mütalaa edilmesidir. Psikopatoloji kelimesi, ruhsal yasam üzerine bütün hastalık ve anormallikleri kapsayıcı anlamda mütalaa edilmelidir. Psikopatolojik suç düsüncesi bu yüzden, suçu ruhi hastalıklar ve ruhsal anormallikler yanından anlamaya tesebbüs eder.Psikopat kavramı ile bedeni hastalıga dayanmayan anormal karakterli davranıs anlasılır. Psikopat suçlu, burada esas alınan dayanak noktasına göre, aynı zamanda öncelikle gerçek psikopat tiplerle sınırlanmalıdır, belirli kisilik tipleri ile özellikle Schneider’in on tipi ile ilgilidir. Suçlu psikopatların belirli gruplama içina sokulması kolay degildir. Suç politikasının önemli sorusu, psikopatlara ceza hukukunda nasıl muamele edilecegidir. Bu, ceza hukukunun tartısmasız en önemli problemlerine dahildir. Alman psikiyatrist Kurt Schneider, 1928’de yayınladıgı “Psikopatolojik Kisilikler” kitabında, klinik tecrübesinden hareketle on psikopat tipi tasvir etti. Schneider, psikopat kisilikleri anormalliklerini çeken veya anormallikleri altında topluma çektiren, anormal kisilikler olarak tanımlanmıstı. Anormal kisilikler olarak psikopatların, kisilik anormallikleri dolayısıyla çok yada az her yasan durumda, bütün iliskiler altında iç veya dıs çatısmalara gelmek zorunda olduklarını da açıklamıstı. Schneider’e göre psikopatik kisilik gelisir. Bu gelismeyi, bir yandan büyümenin bir ürünü ve dogan yapının yayılması ve diger yandan genis anlamda yasananlar ve kader olarak anlamıstı. Yapı ve yasanan çevre bu yüzden kisilik açılımı için önemlidir. Schneider, yapıdan, kisiligin biraz birlikte aldıgı, onun gelisimine biraz avans verilmisleri anlamıstı. Bu birlikte alınanlar veya avans verilenler psikopatlarda üstündürler. Süphesiz anormallerde yapıya uygun olarak sekle sokulabilir olabilir. Schneider, psikopat kavramının anormal kisilikle degistirilmesini önermistir. Sonunda, psikopatı tıbbi teshisin istismarına ve suçluyu psikopat olarak damgalamaya karsı uyarmıstır. Diger bir psikopat tanımı, Amerikalı psikologlar William ve Joan McCord (1956) tarafından önerildi: “Psikopat, asosyal, saldırgan, yüksek heyecanlı bir kisidir; onda kusur duygusu hiç yoktur yada az gelismistir ve devam eden duygu iliskilerini diger insanlarla baglayarak yapmaya muktedir degildir.” McCord’lar psikopatı, nevrotikten ayırt eder; nevrotik, psikopatın tam aksine, korku ve kusur duygusunun baskısı altındadır, sevgi baglantılarına girebilir ve düsmanlıgın altında ezilir. Süphesiz, duygularını dısa vuran bir nevrotiker, iç çatısmalarını sosyal sapıcı ve suçlu davranıslarla çözen kisiliktir. Psikopatdan fark duygularını dısa vuran nevrotigin kronik iç çatısmalarını hissetmesi ve kusur duygusuna sahip olabilmesinde bulunur. Psikopat hiçbir kusur duygusu gelistiremez, çünkü o, mutad anlamda bir vicdana sahip degildir. Tekerrüre egilimleri ile ayırt edilen suçluların en tehlikeli kısmı, esaslı olarak psikopatlardan çıkmaktadırlar. Psikopataloji, kriminolojide önemli rol oynamıstır. Özellikle mahkemelerdeki psikiyatrik bilirkisi uygulamasında kuvvetli bir agırlık isgal eder. Yapısal psikopati, kalıtımsal yüke dayandırılır. Ruh, duygu, dürtü ve irade anormalliklerinde sonucu ortaya koyar. Suçlu psikopatolojisi, suçlu kisilikleri klinik hastalık durumlarının sekline göre analiz eder. Stumpfl, yaptıgı arastırmada; bir defa suç islemis 166 failin 24’ü, yani %14,5’unun psikopatlıgına karsılık; 195 mükerrir failin 140’ında, yüksek, zayıf veya kararsız olmak üzere %72’sinin psikopat oldugunu bulmustu. Çogu kararsız, soguk veya yüksekti (hipertim). Onun arastırmaları özellikle esaslı olmustu; psikopatlık sonucuna, mükerrirlik gerçeginden degil, aksine agır karakter bozukluklarından varıldıgını kuvvetle vurgulamıstı. Benzer sonuçlar, Belçika ve Danimarka’da da ortaya çıktı. Freys arastırmalarında mükerrir suçlulugun, psikopatlık içinde temel buldugunu ispata çalıstı. 160 arastırmada, 1936-1949 yıllarında Basel’de mahkûm olan gençlerdi. Onalardan %57,5 kesin psikopat ve %25’i sınır hallerdi. Bunlardan 75’i uzun süre takip edildi ve 10’u psikopatik ve hastalıklı idi. Kuskusuz erken suçluluk, mükerrirlik ve psikopatlık arasında çok sıkı bir iliski mevcuttur. Suçlularda psikopatlıgın sıklıgı üzerinde yapılan arastırmalar, su sonuçları ortaya koymustur: Psikopatların Suçlular İçindeki Oranı % M. Riedl 800 itiyadi (Gewonhnheit) suçlu 40 Schnell 502 çok kez mükerrir olmuslar 48.7 Schiedt 245 mükerrir suçlu 63,7 Michel 302 itiyadi suçlu 83 Reis 131 agır suçlu 88 Vervaeck 6000 mükerrir suçlu asagı yukarı 90 Rattenhuber 113 tehlikeli genel âdab suçlusu 55 Stumpfl 195 çok kez mükerrir olmuslar 99 166 ilk defa suç islemisler 14,5 A. Schmidt 502 ilk defa suç islemisler 18 Stumpfl’in arastırmaları, anormal kisiliklerin ilk ve mükerrir suç isleyen akrabalarda meydana çıkmasını su tabloyla ortaya koymustu. İlgili Sayı Anormal Kisilik (Psikopat) İlk defa suç isleyenlerin babaları 149 10 % 6,7 Mükerrirlerin babaları 169 53 31,4 İlk defa suç isleyenlerin kardesleri 560 39 7,0 Mükerrirlerin kardesleri 336 116 34,5 İlk defa suç isleyenlerin kuzenleri 1256 50 4,0 Mükerrirlerin kuzenleri 627 56 8,9 Psikopatlıgın kalıtımsallıgı, bugün de aile ve evlatlık çalısmalarıyla ispat edilmeye tesebbüs edilmektedir. (Fini Schulsinger 1977); aynı zamanda Kurt Schneider (1958), psikopatlıgın ailevi ortaya çıktıgına dair psikopatik bir yapının bir delili için degerlendirilemezligine dikkat çekmistir; çünkü, suçlu ebeveyn ve akrabalarda suçlu çevrenin etkisi altında olarak degerlendirilebilirler. Bu yüzden, psikopati, fizyolojik ögrenme özürlülügü olarak mütalaa edilir. Kriminolojik psikopatolojiye birkaç önemli itiraz ileri sürülmüstür: Psikopatlık kesin olmayan bir tasvirdir. ABD’de cezaevinde bulunanlar içinde psikopatların oranı % 3’den % 45’e kadar ulasmaktadır. Çesitli arastırmalara göre, psikopatların oranı %40 ve %100 arasınsa ortaya çıkmaktadır. Nüfustaki psikopat oranı ise belli degildir. Psikopati tasvirinin açık olmaması, bu kavramın yüksek farklı taslaklara dayanmasına ve çok çesitli tanımlanmasına dayanmaktadır. Psikopatlık kavramının anormal kisilik tasviri vasıtasıyla degistirilmesi açıklık kazanmaz. Psikopatlık tasviri, bir yüksek sübjektif ve degersiz kılıcı degerlendirmedir. Bu kriminolojik arastırmalar içinde, mahkeme önündeki psikiyatrik bilirkisi uygulamaları gibi geçerlidir. E) Oligophrenie (Zeka Geriligi): Oligophrenie, dogustan veya erkenden edinilen zeka geriligi durumları demektir. Zeka azlıgı da, bu anlamda kullanılmaktadır. Oligophrenieler, hastalık belirtisi ortaya koymazlar. Bu kavramla, zeka kapasitesi, organizmanın, onun çevresi karsısında gerektigi gibi hizmet etmesi için yeterli olmayan kisiler nitelendirilir. Rahatsızlıgın agırlık derecesine göre; hafif derecesi “debilitaet”, orta derecesi “imbezillitaet” ve agır derecesi “idiot” olarak isimlendirilir. William Stern, zekayı genel olarak tanımlar; istemler üzerine düsünce amaçlarının amaca uygun kullanıma sokulmasıdır. İlk olarak Richard Dugdale (1877), aptallıgı (zayıf akıllı) soysuzlasma isareti olarak gördü ve onun yapısal az degerlilikle baglantısını iddia etti. Henry H. Goddard, suç islememis gençlerden bir kontrol grubu olusturmaksızın gençlerin suçlulugu üzerinde yaptıgı arastırmada (1912, 1914, 1915), genç suçluların %25’den %50’ye kadar aptal (zayıf akıllı) oldugunu tespit etti. Bu sonuç, daha sonraki çok kapsamlı zeka arastırması vasıtasıyla onaylanmadı. Hatta çogu kez mahkumların I. Dünya savasına katılan ABD askerlerinden daha zeki oldugu tespit edildi. Diger yandan yeni arastırmalar, suçluların suç islemeyenlere göre daha az zeki olduklarını ortaya koydu. Bu sonuç, zeka testlerinin sınıfa baglı zekayı ölçtükleri; orta sınıfın çocuklarını iyi okula gönderdikleri, alt sınıf çocukların ise iyi egitim alamadıklarından; orta sınıfın zeka testinde daha iyi sonuç verdikleri yönlerinden süphesiz tartısıldı. Resmi bilinen suçlar esaslı olarak alt sınıftan, fakat suçlu olmayanların orta sınıftan geldikleri ileri sürüldü. Bazı yetiskin suçluların az zekaya sahip oldukları dogru olmakla birlikte; onların suçunun olusumunu zeka açıklamaz. Her durumda onların suçtan sonra kolay yakalandıkları ve mahkum edildikleri kabul edilir. Süphesiz bu islenen suçun sekline de baglıdır. Siddet suçu failleri nüfusun ortalama bireyine göre, muhtemelen daha az zekaya sahiptirler; buna karsılık ekonomik organize ve politik suçlular nüfus ortalamasına göre, yüksek sosyal zekaya sahiptirler; bu yüzden polis ve mahkeme önünde yetenekli davranırlar. Zeka suçlarına, bazı casusluk (vatana ihanet) suçları, ekonomik suçlar ve her seyden önce dolandırıcılık dahildir. Goring’in 3000 İngiliz agır suçlu üzerinde yaptıgı arastırmada, esaslı agırlıkta aptal kisi buldu; bunlar, suç islememis uygun nüfus grubuna göre, zekaca asagı seviye idiler. Daha sonra yapılan arastırmalar, suçlular arasında zeka geriliginin sanıldıgı kadar yüksek olmadıgını ve nüfustaki sayılarından biraz fazla oldugunu ortaya koymustur. Nitekim, Dr. Gluck, 1918 yılında Sinsing Cezaevinde 608 mahkûm üzerinde yaptıgı dokuz ay süren arastırmada, bunların %28’inin farklı derecelerde geri zekalı kimseler oldugunu belirlemistir. Birlesik Amerika’nın Maryland eyaleti ceza ve ıslahevlerinde yapılan baska bir arastırmada, zeka geriliginin mahkumlar arasında %27 oldugu görülmüstür. Genel nüfus içindeki zekaca normalin altında olanların oranının %3-5 oldugu kabul edilirse, suçlular arasındaki oranının çok yüksek olmadıgı görülür. Vervaeck’in 1000 mükerrir ve 1000 ilk defa suç isleyen kisinin akli durumu üzerine yaptıgı arastırma, asagıdaki sonucu ortaya koydu: Zeka Çok iyi Orta Eksik Akli çöküntü 1000 ilk suç isleyen 7,5 57,2 31,7 3,6 1000 mükerrir suçlu 3,3 32,3 47,3 17,1 A. Schmid ve Schnell’in mükerrirlerin zekasının esaslı azlıgı üzerine benzer tespitleri su sonuçu vermisti. Zeka İyi Yeterli Kötü 500 ilk suç isleyen 18,6 60,7 20,7 500 mükerrir fail 13 52 35 Suçun türü kriter alınarak, az zeka kapasitesi ile karakteristik çesitli suç grupları esas alınarak Rockoff/Homann (1977) tarafından yapılan bir arastırmada; asagı zeka seviyesinde (IQ’su 79 ve asagısı) ve karsılastırma grubu içinde normal zekada (IQ’su 90 ve üzeri) 2227 fail tespit edilmistir; zekası normal olanlar sıklıkla siddet unsuru içermeyen ve topluma veren suçlardan mahkum edilmis iken; zekası az olanlar sıklıkla siddet suçları islemislerdir. Siddet suçları içinde cinayet ve yaralamanın ayrıldıgı bir arastırmada, katillerin, yaralama suçu faillerine göre daha az zeka düzeyinde oldugu ortaya çıkmıstır. Tübingen’de genç failler ile karsılastırma grubu arasında yapılan arastırma, siddet suçlarından mahkum olan gençlerin, cezalandırılmayanlara göre, ortalamanın asagısında IQ seviyesinde oldukları ortaya çıkmıstır. Özetlenecek olursa, arastırmaların birlik saglanamayan sonuçları, zeka ve suç arasında dogrudan dogruya bir baglantının mevcut olmadıgını, göstermektedir. Bu sonuç sasırtıcı degildir, çünkü, zeka bir insanın davranısını tek basına belirlemez. Ancak, geri zekalılık ögrenme gücünü azalttıgından, bunların daha çok ilgiye ihtiyaçları vardır. Bunların dogdukları çevre genel olarak normal bir bakım ve egitimi temin edemeyecek kadar düsük seviyede oldugundan, bu çocukların her türlü kötü etkilere açık bir sekilde bırakılmaları ve iyiyi kötüden, dogruyu egriden ayırt edilebilecek durumda olmamaları onları sık sık suça yöneltebilir. Çünkü bunlar, davranıslarını kontrol etmeyi kolay ögrenemedikleri gibi, baskalarının telkinlerine de açıktırlar ve kötü bir çevre içinde yanlıs yola kolaylıkla yönelebilirler. F) Alkol ve Uyusturucu Bagımlılıgı: Alkolü kötü kullanmanın nedenleri tartısmalıdır. Çesitli ülkelerde yapılan arastırmaların büyük kısmı, suçlu ailelerindeki alkolikligin, özelliklede mükerrir faillerin ailelerinde sıklıkla oldugu ortaya çıkmıstır. Bu konuda yapılan arastırmaların önemli sonuçları asagıdaki sekilde ortaya çıkmıstır. Kronik alkolikler; kıskançlık cinayeti, kisilere ve esyalara karsı saldırılar, cinsel alanda teshircilik, çocuklarla cinsel iliski gibi suçları genellikle islemektedirler. Grigsby’nin (1963), Florida Radford Cezaevindeki 2457 hükümlü arasından seçtigi 351 kisi üzerinde yaptıgı arastırmanında ortaya koydugu gibi, alkolikligin mükerrirliklete de önemli bir rolü vardır: Önceden sabıkası olmayan %18,9 devamlı alkol içer, 1’den 2’ye kadar önceden cezası olan %27,5 devamlı alkol içer, 3’den 4’e kadar önceden cezası olan %33,0 devamlı alkol içer, 5’den 6’ya kadar önceden cezası olan %55,3 devamlı alkol içer, 7’den 10’a kadar önceden cezası olan %72,7 devamlı alkol içer, 11 ve daha fazla önceden cezası olan %75,6 devamlı alkol içer, Federal Almanya’da 1997’de aydınlanmıs 237,772 olayda, sanıkların %7,1’inin (1996’da %7 idi) suçu islerken alkolün etkisi altında oldugu tespit edilmistir; açıklanmıs tüm siddet olaylarının %24,3’ünün (1996’da aynı sekilde %24,3) sanıgı, alkolün etkisi altında suçu islemislerdir. DIPNOT: ______________________________________ Bu yazı Prof.Dr. Timur DEMİRBAS’ın “Kriminoloji" kitabından alınmıstır. Seçkin, Ankara, 2001, s.112 vd.
B) PSIKOLOJIK TEORILER: Psikiyatri ve psikoloji organik akıl hastalarının suçlu davranısa etkili oldugunu belirtmektedir. Örnek olarak frenginin (sifilis) merkezi siniri sisteminde yarattıgı bozukluklar ve yaslılık nedeniyle bunama verilebilir. Genç suçlularda ise epileptik (sar’aya iliskin)bazı bozukluklar görülmektedir. Ensefalitik enfeksiyonlar (menenjit) da çocukların davranıslarında önemli degisikliklere yol açabilmektedir. 1) Psikanalitik Teoriler: Freud’un görüslerine dayanan psikanalitik yaklasım, davranıslardaki sapmaların temel dürtülerin baskı altında tutulmasından kaynaklandıgını ileri sürmektedir. Bu baskı, uygar yasamdaki adetler ve beklentiler nedeniyle ortaya çıkar ki bilinç yada süperego ile açlık ve cinsel istekler gibi bazı temel dürtülerin çelismesi nedeniyle olusur. Psikoloji ve psikiyatri çevrelerinde, suçun psikanalitik teorilerle açıklanmasına, hem geçmiste hem günümüzde çok sık rastlanmaktadır. Bu görüs yanlılarına göre, suç, iç kontrol (denetim) mekanizmalarının, id’in ilkel, saldırgan ve anti-sosyal güdülerini sınırlayamadıgı bir kisilik bozuklugunun ortaya çıkmasıdır. Suçlu bireyin yasamı incelenirse, kusurlu bir süperegoyu olusturacak kosulların var oldugu görülecektir. Suç, ruhsal dengenin saglanabilmesi için bir araç olarak ortaya çıkmaktadır. Aynen nörotik savunma fonksiyonları gibi bir islevi bulunmaktadır. Su noktada farklıdır; suçta uyusmazlık bir eylemle ortaya çıkar. Bu teorinin en basta gelen savunucusu Sigmund Freud, suçu aynen nevrozlar gibi açıklamaktadır: Suçluda Oepidal dönemden kaynaklanan ve suuraltına itilmis suçluluk ve günahkarlık duygularını teskin etmeye, hafifletmeye yönelik ceza görme istegi agrı basar. Suçlu bu duygulardan arınabilmek için yakalanıp cezalandırmak ister ve suç isler. Suçluluk duygusu onda suçtan önce vardır ve bu duygu nedeniyle suç islemistir. Suuraltındaki bu suçluluk duygusunun gerçek bir suça yol açması onu sanki rahatlatır. Franz Alexander ise suçluyu, gelecekte daha büyük ödüller elde edebilmek için simdiki zevk ve hazlardan vazgeçemeyen kisi olarak tanımlamaktadır. Suçlu insan, gelisimin anal döneminde, anne ve babasının verdigi tuvalet terbiyesi sırasında, ögrenilmesi gereken temel ilkeyi “gerçeklik ilkesini” ögrenememis oldugu için, davranıslarıyla uyum saglayamamıs olan kisidir. Alexander çevre faktörlerini ve sosyal faktörleri de gözden uzak tutmamaktadır. Genetik ve çocuklukta edinilen egilimlerin yanında ailenin ve diger sosyal güçlerinde suçlugun ortaya çıkmasında katkıları oldugunu kabul etmektedir. Diger bazı psikanalistler, sevgi, beslenme ve özen gibi çekirdek aile içinde tatmin edilmesi gereken ihtiyaçların yoklugunu telafi için suç isledigini ileri sürmektedirler. Özellikle anne ve babadan yoksunlugun suça etkisi üzerinde durulmaktadır. Gerçekten de, temel gereksinimlerini aile içinde karsılamayan çocukların strese düstükleri ve suç isledikleri gözlenmistir. Aynı Stres içinde bulunan bazı çocuklar ise suç isleme yerine, baska telafi edici tatmin yollarını bulmus oldukları gözlenmistir. Yeni psikanalitik görüslere göre ise, anti-sosyal davranıs (suç) anne ve babanın müsadeci (permissive)tavırlarından kaynaklanmaktadır. Çocugun islemis oldugu suç, anne ve babanın “id”ini tatmin etmekte ve onlarca onaylanmaktadır. Bu durum ise süperegonun tam olarak gelisememesine yol açmakta (delikli süperego-süperego lacunae) ve onun, toplumun yasakladıgı hareketleri kontrol altına alabilme yetenegini azaltmaktadır. Elestirisi: Psikanalitik görüsler çok etkileyici ve çok yandas bulmus görüsler olmakla birlikte, çok kisi tarafından yetersiz oldugu nedeni ile elestirilmistir. Özellikle Freud’un ceza görebilmek için suç islendigi görüsü hiç de gerçeklere uygun görülmemektedir. Aksine suçluların büyük bölümü yakalanmamak ve cezalandırılmamak çabası içindedir. Ayrıca pek çok suç, dürtü ve içgüdüler nedeni ile degil, düsünülerek ve planlanarak islenmistir. 2) Suçu Psikopatiye Dayandıran Görüsler: Psikopat kisilik genç suçlularda önemli bir suç etkeni olarak görülmektedir, özellikle itiyadi suçlarda daha belirgindir. Psikopatlık kavramı çok eskiye dayanmaktadır ve “antisosyal kisilik” olarak tanımlanmaktadır. Sosyallesmemis ve davranısları kendilerini toplumla sürekli çatısma halinde getiren bireylere, gruplara, topluma sadakat ve vefa duygularından yoksun, bencil, duygusuz, sorumsuz, dürtüleri ile hareket eden, deneyimlerden ögrenme, cezadan ders alma ve suçluluk gibi duygulardan yoksun kisidir. Hep baskalarını suçlar ve kendi davranıslarına haklı özürler bulur. Ulman ve Krashner “Anormal Davranısa Psikolojik Yaklasım” adlı eserinde psikopatların on özelliklerini söyle belirtmektedirler: a) Toplum kurallarına uygun davranmamak, b) Sahte bir sevimlilik ve olgunluk, c) Hukuka aykırı ve alısılmamıs biçimde davranma güdüsü, d) Ufak hileli suçları tekrar tekrar islemek, e) Kronik vefasızlık, f) Yapılmıs olan kötü davranıslar nedeni ile bir sıkıntının veya suçluluk duygusunun olmaması, g) Geçmis deneyimlerden ders almamak, h) Yetkililerle sürekli çatısma, i) Yakın ve anlamlı insanlararası iliskileri sürdürememe, j) Zevk almayı ertelemeyi istememe. Duygusal uyarılara karsı daha az duyarsız oldukları için, psikopatlara normal insanlardan daha fazla uyarı gerekmektedir. Bu nedenle de bunların normal insanlara kıyasla, heyecan verici olaylara daha fazla arzuladıkları görülmüstür. Pek çok yazar, anne ve babanın olmayısının yada anne baba tarafından istenmeyisin psikopatlıga yol açtıgını iddia etmektedir. Bunlardan Buss, iki tür ailenin psikopatlıgı dogurdugunu belirtmektedir: a) Soguk, mesafeli anne-baba, b) Tutarsız anne-baba. Yani ne zaman ödüllendirecegini ne zaman cezalandıracagı belli olmayan anne-baba, Psikopatlıgın tedavi edilemeyecegi ileri sürülmüs ise de, bazı zor olaylarda sosyallestirme mümkün olmustur. İyi bir evlilik de psikopat kisilikte düzelmeye yol açabilmektedir. Psikopat kisilik tüm suçları izah etmek için yeterli degildir. Psikopatlar suçluların ancak küçük bir bölümüdür. 1) “Özel Düsünme Modeli” Görüsü: Yochelson ve Samenov, “Suçlu Kisilik” (Criminal Personality) adlı eserinde, suçluların kendilerine özgü özel bir “düsünme model”leri (criminal thinking patterns) oldugunu, bunun kendi içinde tutarlı olmasına ragmen yanlıs oldugunu yazmaktadır. Sorumluluk sahibi kisi, yükümlülüklerini bilir, bunları yerine getirir, baskalarını düsünür ve çalıskandır. Diger uçta bulunan sorumsuz kisi ise yalnızca sorumluluktan kaçmakla kalmaz, baskalarını düsünmez, isten kaçar, toplumun koydugu yasal sınırlamalara uymaya gerek duymaz. Suçlularında özel “düsünme model”leri vardır ve küçük yasta olusmustur. Sorumsuz kisilik ile birlesince, bu kisinin suç islemesi kaçınılmazdır. “Düsünme modeli” tamamen silinmedikçe bu kisi zorunlu olarak suç isleyecektir. Suç bunlar için alkolizm gibidir. Tedavisi için uzun süre suçtan uzak kalınmalıdır. Elestirisi: Yolchelson ve Samenov, sorumsuz, suçlu modeli üzerinde durmakta fakat bunun nereden kaynaklandıgını, sebeplerini izah edememektedirler. Aslında burada psikopat kavramından çok da farklı bir sey ortaya konulmamaktadır. Yapmıs oldukları arastırmada, metod açısından da oldukça yetersizdirler. Sayıca çok az suçlu ile görüsmüslerdir. Bunların büyük çogunlugu cezaevlerinde bulunan, yetiskin, ısrarlı erkek suçlulardır. Herhangi bir kontrol grubu bulunmamaktadır. Bu nedenle de ortaya çıkan bilgilerin tüm suçluları kapsadıgının kabulü yanlıs sonuçlara götürür. DIPNOT: ---------------------------------------------------------------------------------------------------- [1] Prof.Dr. R.Füsun SOKULLU-AKINCI’nın “KRİMİNOLOJİ” kitabından alınmıstır. İstanbul, 1994












Yorumlar